Makalelere geri dön
Kaygılı İnsanlara "Dayanıklı" Olmalarını Söylemeyi Bırakın

Makale

Kaygılı İnsanlara "Dayanıklı" Olmalarını Söylemeyi Bırakın

Katie Rose Guest Pryal J.D., Ph.D.29 Mart 2026

Dayanıklılık söylemi, kaygıyı bireysel bir zayıflık gibi sunarak asıl suçlu olan bozuk sistemleri aylar. Kaygı bir eksiklik değil, çevrenin veya kurumların işleyişindeki sorunlara dair bir sinyaldir. Birine "dayanıklı ol" demek, onu zorlayan koşulları meşrulaştırır. Oysa çözüm bireyi metanete zorlamak değil, kaygı üreten yapıları değiştirmektir. Karşınızdaki kişi bozuk değil; onu kuşatan, yoran ve tüketen sistemler bozuk olabilir. Değişmesi gereken sistemdir.

Paylaş:

Kaygılı İnsanlara "Dayanıklı" Olmalarını Söylemeyi Bırakın

Kişisel Perspektif: Kaygı bir karakter kusuru değil, sistemlerin bozuk olduğuna dair bir sinyaldir.

Önemli Noktalar:

  • Dayanıklılık (resilience) çerçeveleri, kaygı yaşayan bireyleri suçlar; onlara sıkıntı veren sistemleri değil.

  • Bir kaygı bozukluğunu "dişini sıkarak" yenemezsiniz; teşhisin tüm esprisi zaten budur.

  • Kurumlarda (yükseköğretim gibi) yaygın görülen kaygı, bireysel zayıflığı değil, kurumsal başarısızlığı işaret eder.

"Dayanıklılık" (resilience), ruh sağlığı söylemindeki en popüler kelimelerden biri haline geldi. Kulağa güçlendirici geliyor; sanki hepimizin arzulamasının gerektiği bir şeymiş gibi. Temel tanımı iyi görünüyor: "Zorluklardan hızla kurtulma kapasitesi." Bunu kim istemez ki?

Ancak ruh sağlığı uzmanları ve araştırmacıları arasında bu kelimenin farklı bir itibarı var. Bazı araştırmacılar buna "kaypak kelime" (weasel word) diyor. Ve haklılar. Kaygı hakkında bir düşünme çerçevesi olarak dayanıklılık; acısı için bireyi suçlayan neoliberal, "kendi göbeğini kendi kes" (boot-strappy) saçmalığından ibarettir.

Kaygı ile mücadele eden birine "dayanıklı ol" dediğimizde, ona "bunu aş" demiş oluruz. Onlara, herkesin başa çıkabildiği bir durumla başa çıkamayacak kadar zayıf olduklarını söylemiş oluruz. Sorunu, sıkıntılarını üreten sorunlu koşullara değil, kişinin üzerine yıkmış oluruz. Ve bu sadece yardımcı olmamakla kalmaz, aynı zamanda zararlıdır.

Dayanıklılık Sorunu Değil, Kişiyi Suçlar

Dayanıklılığı olumlu bir karakter özelliği olarak görmek son derece problemlidir. Psikoloji araştırmacıları Fisher ve Jones'un savunduğu gibi, dayanıklılığı bireysel bir özellik olarak gördüğümüzde; suçu, insanların hayatlarını şekillendiren güçlü sosyal ve politik güçlere değil, bireylere yüklemiş oluruz. Onların da belirttiği gibi, zihinsel güç bir bireyin içinden kaynaklanan bir şey olarak görüldüğünde, her türlü dışsal baskı veya acı kaynağı mazur görülür veya görmezden gelinir.

Bu şekilde bakıldığında "dayanıklılığın" pratikte ne anlama geldiğini düşünün.

Bazı insanların mükemmel iş güvencesine, hatta bazılarının mükemmel maaşlara sahip olduğu yükseköğretimi ele alalım; öte yandan, her an buharlaşabilecek sözleşmelerle çalışan, düşük ücretli ve aşırı çalıştırılan bir "geçici öğretim görevlisi" (adjunct) sınıfı vardır.

Eğer bu koşullar altındaki bir çalışanda kaygı bozukluğu gelişirse, dayanıklılık çerçevesi; sorunun, o kişinin geçici öğretim üyeliği işini yürütecek kadar zihinsel olarak sert olmaması olduğunu söyler.

Gerçekten devrede olan güçleri hesaba katan bir çerçeve ise —bu konudaki psikolojik araştırmaların da gösterdiği gibi— suçlanması gerekenin çalışma koşulları olduğunu gösterir.

Bu durum, öğrenciler üniversiteye geldiklerinde, o güne kadar bildikleri her türlü destek sistemini geride bıraktıklarında ve zorlanmaya başladıklarında, "bugünün öğrencilerinin yeterince dayanıklı olmadığından" şikayet etmemiz anlamına gelir.

Yöneticiler onlara kurumlarımıza bakıp sorunun bizde olup olmadığını görmek yerine (ki öyle), "metanet" (grit) oluşturma üzerine atölye çalışmaları sunarlar.

Kısacası "dayanıklılık", kaygı için suçu bireyin üzerine atarak, kişinin kontrolü dışındaki ruh sağlığı zorluklarına katkıda bulunan her türlü faktörü görmezden gelir. Kurumları sorumluluktan kurtarır.

Kitabım A Light in the Tower'da yazdığım gibi: "Mevzu zihinsel engel olduğunda, bireyi semptomları veya teşhisi için suçlamak kolaydır."

Ancak şöyle devam ediyorum: "Bir kişi kaygıyı nadiren, eğer mümkünse, dişini sıkarak yenebilir. Tüm mesele, onu kontrol etmenin zor olmasıdır. Kaygıya aşina olmayanlar için, onunla yaşayan bir kişi, kolayca yönetilmesi gereken bir şeyi yönetemiyormuş gibi görünebilir; 'sadece sıradan korkulara hakim olamayacak kadar zayıf oldukları' sanılabilir. O dışarıdakiler yanılıyorlar."

Kaygı Bir Eksiklik Değil, Bir Sinyaldir

Kitapta yazdığım gibi: "Bir sorun [kaygı gibi] her yerdeyse, hiçbir yerdeymiş gibi görünebilir. Bir sorun yaygınlaştığında, sorun olmaktan çıkar ve norm olmaya başlar." Acının normalleşmesi bir tuzaktır.

Sistemik kaygı ve tükenmişlik; "sınıflarımızda, danışmanlık ofislerimizde, kütüphanelerimizde ve meslektaşlarımız arasında olduklarında bile fark edilmesi zor" hale gelir. Fakülte ve öğrenciler arasındaki sarsıcı kaygının, sırf yaygın olduğu için kabul ettiğimiz bir norm haline gelmesine izin veremeyiz.

Kaygının yükselişte olduğu çalışanlar, ebeveynler, öğretim üyeleri, öğrenciler ve diğerleri; dayanıklılık inşa etmeye ihtiyaç duymuyorlar. Aksine, kaygı bozukluklarındaki artış, bir toplum olarak işleri yanlış yaptığımıza dair bizim için bir işaret olmalıdır.

Düzeltilmesi gereken şeyleri listelemek bu yazının kapsamı dışındadır. Ancak hayal edebileceğiniz her türlü baskı sistemi, bir kişinin ruh sağlığının bozulmasına katkıda bulunur. Yoksulluk. Irkçılık. Cinsiyetçilik. Sağlamcılık (Ableizm). Sürekli devam eden sistemik savaşlar sadece yorucu değildir; ruh sağlığı mücadelelerine neden olurlar.

Eğer bir gün kaygı ile boğuşan birine dayanıklılık reçetesi yazmaya yeltenirseniz, durun. Bunun yerine, o kişinin acısının her ikinizin de parçası olduğu çevre hakkında size ne anlattığını sorun.

Karşınızdaki kişi bozuk değil, ancak her ikinizi de çevreleyen sistem bozuk olabilir. Dayanıklılık, yanlış taraftan değişmesini ister. Artık kurumların değişmesini istememizin zamanı geldi.

References

Katie Rose Guest Pryal, A Light in the Tower: A New Reckoning with Mental Health in Higher Education (University Press of Kansas, 2024), alightinthetower.com

Jane Fisher and Emma Jones, “The Problem with Resilience,” International Journal of Mental Health Nursing 33, no. 1 (2024): 185–88, doi.org/10.1111/inm.13220

Amita Chatterjee, “Adjunct Professors Face a ‘Constant Struggle to Not Give Up,’ Report Says,” News, The Chronicle of Higher Education, October 26, 2023,chronicle.com/article/adjunct-professors-face-a-constant-struggle-to-not-give-up-report-says.

K

Yazar

Katie Rose Guest Pryal J.D., Ph.D.

Bu içerik ZihinHub editör ekibi tarafından hazırlanmıştır. Kaygı, kabul, iyileşme ve psikolojik esneklik üzerine destekleyici içerikler üretmeye odaklanır.

İlgili Diğer Makaleler

Benzer içeriklere de göz atabilirsin.

Enerjinizi Tüketen 7 Aşırı Düşünme (Overthinking) Türü

Enerjinizi Tüketen 7 Aşırı Düşünme (Overthinking) Türü

Aşırı düşünme (overthinking) çözüme değil, zihinsel tükenişe yol açar. Bu sarmaldan çıkmanın yolu, zihnin düştüğü 7 spesifik paterni tanımaktır: Gelecek korkusu (Endişe), geçmişe takılma (Geviş getirme), sürekli tehlike arama (Tehdit izleme), her şeyi düzeltme arzusu (Çözüm modu), amansız içsel yargı (Öz-eleştiri), aşırı çekingenlik (Kendine odaklanmış dikkat) ve aniden beliren davetsiz düşünceler. Bunları fark edip adlandırmak döngüyü keser ve kontrolü geri verir.

Carly Ann09 Temmuz 2026
Anksiyete ve Kaybolan Haz Döngüsünü Kırmak

Anksiyete ve Kaybolan Haz Döngüsünü Kırmak

Sürekli anksiyete, beyin-bedeni tüketerek haz alamama (anhedoni) sarmalını tetikler. Biyokimyası bozulan sinir sistemi, ne beynin ne de bedenin tatmin hissetmesine izin verir. Kişi, asla gerçek doyuma ulaşamayan sonsuz bir arayışa, yani "aç hayalet" döngüsüne hapsolur. Bu sefalet zincirini kırmak için üst beynimizi (farkındalığı) devreye sokmalı, küçük adımlarla sağlıklı hedonizmi seçmeliyiz. Haz bir lüks değil, biyolojik bir ihtiyaç ve zorunluluktur.

Nan J. Wise Ph.D.07 Temmuz 2026
Öz Şefkat Sizin de Hakkınız!

Öz Şefkat Sizin de Hakkınız!

Anksiyete anında kendimizi yargılamak, suçlamak veya utandırmak (JABS) sinir sistemine "güvende değilsin" mesajı verir. Kendini hırpalayan bu ince darbeler iyileşmeyi engeller. Çözüm, alarm veren bedeninize sırtınızı dönmek yerine korkmuş bir çocuğa yaklaşır gibi şefkat göstermektir. Kendinize "Şu an bana ne oluyor?" diye sormak, bu yıkıcı paternle aranıza mesafe koyar. İyileşme, alarm bittiğinde değil; alarmı hissettiğiniz için kendinizi terk etmeyi bıraktığınızda başlar.

Russell Kennedy07 Temmuz 2026