
Makale
Kabul Etmek vs. Katlanmak
Kabul bir süreçtir ve dereceleri vardır. Semptomlarla savaşmayı bırakıp öfkeyle boyun eğmek ("katlanmak") gerçek kabul değildir. Gerçek kabul; olayların farklı olmasını dilemeyi bırakıp tam teslimiyet göstermektir. Bu aşamaya geçişin kritik adımı ise semptomlara "Ee, ne olmuş yani?" diyerek kayıtsız kalmaktır. Kayıtsızlık semptomu beslemeyi keser; onların varlığına direnmeden izin verdiğimizde ise anksiyete kendiliğinden yok olup gitme özgürlüğüne kavuşur.

Kabul Etmek vs. Katlanmak (Boyun Eğme / Kabullenmiş Çaresizlik)
Hiçbir zaman ya tamamen kabul ediyor ya da hiç kabul etmiyor olmayız. Kabulün dereceleri vardır.
Anksiyete durumunun başlangıcında, kabul ölçeğinde sıfıra oldukça yakınızdır. Semptomlarımızı kabul etmeyi reddeder ve var gücümüzle onlarla savaşırız. Sadece hemen gitmelerini ve bir daha asla geri gelmemelerini isteriz. Onları bir saniye daha deneyimlemek istemeyiz ve onlar için asla bir kabul geliştirebileceğimizi hayal edemeyiz.
Semptomlarımızla yüzleşme ve onları kabul etme pratiği yaptıkça, mücadele seviyemizi kademeli olarak azaltırız. Bir süre sonra, artık onlardan aktif olarak kurtulmaya çalışmadığımız ama onları gerçekten kabul de etmediğimiz bir noktaya ulaşırız. Onlara katlanırız, onlara içerleriz ve keşke orada olmasalardı diye dileriz. Onları (zar zor) tolere ederiz.
Boyun Eğici Kabul (Resigned Acceptance)
Bu aşama, benim "boyun eğici" kabul olarak düşündüğüm şeydir; yani anksiyetemize "katlanmaktır". Buradaki zorluk, bunu düşüncenin veya semptomun varlığını gerçekten tanıyan ve onu karşılayan gerçek bir kabule dönüştürmektir.
Semptomlarımıza katlandığımız bu durumda, hâlâ şunları yapıyor olabiliriz:
Sonsuza kadar acı çekmeye boyun eğmiş hissetmek
Olayların daha farklı olmasını dilemek
Semptomlarımıza karşı öfke ve kırgınlık duymak
Gün saymak
Kendimize acımak
Anksiyete durumundan önceki güzel zamanlarda her şeyin nasıl olduğunu düşünmek
Mevcut gerçekliği görmezden gelip hayali "daha iyi" bir geleceğe odaklanmak
Kendimizi şu gibi düşüncelere kapılmış bulabiliriz: "Ben dünyada neden 'BUNU' kabul etmek isteyeyim ki?! Dünyada 'BUNU' nasıl kabul edebilirim?! Kurtulmak istediğim şey tam olarak 'BU' zaten!" ('BU', en nefret ettiğimiz bir veya daha fazla semptomdur.)
Bu düşünce yapısı genellikle bir semptomu kabul etmenin, onu karşılamanın asla geçmeyeceği anlamına geldiği şeklindeki yanlış inançtan kaynaklanır. Gerçek ise aslında bir paradokstur: Bir semptomun orada olmasına gerçekten izin verdiğimizde, o da yok olup gitmekte özgür kalır.
Gerçek kabul; olayların şu anda olduğundan herhangi bir şekilde farklı olmasını dilemeyi dürüstçe ve tamamen bıraktığımız zamandır. Tamamen teslim olmuşuzdur. Ancak bu bize hemen gelmez; bunu adım adım inşa etmemiz gerekir. Anksiyetemize katlanmaktan geçebileceğimiz bir sonraki aşama, ona karşı kayıtsızlaşmaktır.
Kayıtsız Kabul (Indifferent Acceptance)
Kaygılı düşüncelerimize ve semptomlarımıza defalarca omuz silkerek ve "Ee, ne olmuş yani?" gibi bir ifadeyle yanıt vererek kayıtsızlığa geçiş yaparız. Bunu tekrar tekrar yaparsak, beynimize anksiyetenin o kadar da önemli olmadığını ve semptomların nahoş olabileceğini ancak onlara karşı kayıtsız kalmanın mümkün olduğunu yavaş yavaş öğretiriz. Bu, onlara daha az dikkat vermenin ve onları daha az enerjiyle beslemenin başlangıcıdır.
Semptomların tam kabulü, onların karşılanması, tam bir teslimiyet ve direnmeksizin gelip gitmelerine izin vermek daha sonra gelir. Bu arada, kırgınlık/öfkeden kayıtsızlığa geçiş yapmak, kabul geliştirmede ileriye doğru atılmış büyük bir adımdır.
Yazar
Carl James
Bu içerik ZihinHub editör ekibi tarafından hazırlanmıştır. Kaygı, kabul, iyileşme ve psikolojik esneklik üzerine destekleyici içerikler üretmeye odaklanır.
İlgili Diğer Makaleler
Benzer içeriklere de göz atabilirsin.

Anksiyete yolculuğu nasıl pozitiflik barındırır ki?!
Anksiyete romantize edilemeyecek kadar zor bir deneyimdir; çünkü insanı kendine karşı savaştırır ve en ilkel hayatta kalma içgüdülerine meydan okur. Ancak kaçma dürtüsüne rağmen anda kalabilmek ve zayıf hissederken bile cesaret göstermek kişiyi dönüştürür. Bu sürecin asıl hediyesi anksiyetenin kendisi değil; onunla yüzleşirken inşa ettiğimiz öz-güven, içsel dayanıklılık ve bu zorluğu karşılama biçimimiz sayesinde dönüştüğümüz o dirençli insandır.

Sorun Semptomlarınız Değil, Onunla Kurduğunuz İlişki!
Semptomlarla savaşmak ve onlardan kaçınmak, sinir sistemine o hislerin tehlikeli olduğu kanıtını verir. İnsanı asıl tutsak eden semptomlar değil; gününü ve kararlarını onlara göre şekillendirerek hayatın direksiyonunu devretmesidir. İyileşme, semptomların bitmesini beklemekle olmaz. Denetim odağını geri alıp hisler odadayken bile yaşamaya devam ederek sinir sistemine korunacak bir tehdit olmadığını göstermek, bu kısır döngüyü kalıcı olarak kırar.

Otopilottan Seçime
Sürekli otopilotta olmak bizi sorgulanmamış alışkanlıkların kısır döngüsüne hapseder ve seçim özgürlüğümüzü unutturur. Günlük sıradan bir eylemi (örneğin bir kalemi almayı) normalden dört kat daha yavaş yapmak, dikkatimizi yeniden eğitmeyi sağlar. Eylemi yavaşlatmak, gözden kaçan his ve detayları görünür kılarak zihne esneklik kazandırır. Otopilot kalıplarını yakalamak, hayatımıza yön veren irade ve seçme gücünü bize yeniden kazandıran en önemli adımdır.